Sedef Ozge

illüstratör, çevirmen, televizyonların aranan siması huzurlarınızda: www.geocities.com/sedefozge

Saturday, April 11, 2009

Takip et!
http://kulturfizik.net/

Thursday, March 12, 2009

Canlandırma Servisi'nde yeni bir Clean-up Session for Danino...

video

video

Herkesin eline sağlık...

Sunday, November 30, 2008

Kendi küçük, derdi büyük Sedef

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=908004&CategoryID=77

Friday, November 28, 2008

Eror Damarlarımızda

İlla takip edilecek bloglar listesine bir yenisi eklendi:
http://erorinblood.tumblr.com/

Tuesday, September 23, 2008

Clean-Up Revisited

Canlandırma Servisi'nde Danino'ya clean-up yaptım. Altı gün işten çıkıp clean-up'a gittim; okuldan çıkıp simit satmaya giden öğretmen misali. İnsan özler mi clean-up yapmayı ya? Ben özlemişim. Gerçi kağıtta değil Cintiq'te yaptım, saray gibiydi valla. Ellerine sağlık çocukların. Hem güzel yaptılar hem beni hoş tuttular. En son 2003'te çalışmışız beraber bir berber.

video

Wednesday, August 27, 2008

Şeker Kız Kendi



Thursday, August 21, 2008

Mayasız Ekmek








Hello Maya, tell me how ya doin'


Saturday, May 03, 2008

Monday, February 18, 2008

Tuesday, February 12, 2008

freestylah

na bu iki etek işte moda di sedef

Monday, February 11, 2008

bunlar bir gün tamamlanacak ama ne gün...




Tuesday, January 29, 2008

ALICE IN WONDERMAYALAND EPISODE 001


Thursday, December 27, 2007

ÇAPA ÇİZGİ ROMAN GRUBU onuncu yılını kutluyor


Çapa Çizgi Roman Grubunun onuncu yılı şerefine fanzinlerde yayımlanmış öykülerden oluşan 400 sayfalık dev cilt çıktı. Yıldıray Çınar, Mahmud Asrar, Murat Başol, Hakan Tacal, diğer Çapa emektarları, Zeynep Özatalay, Melike Acar... naçizane kulunuz Sedef Özge bile var :) Leziz cilt. Kitapçılarda, çizgi romancılarda.

Sunday, December 23, 2007


Monday, December 17, 2007

This is gonna be the caterpillar scene from Alice in Wonderland....

Wednesday, December 05, 2007


Ya Maya öğreniyorum, ilkel kabileler düzeyindeyim... İşyerim yüzünden nefes alamıyorum. Şöyle başında üç saat oturduğum olmadı daha. Yoksa cevher var bende aslında... Gene mi istifra etsem? Evden çalışmak iyi oluyodu yaa...

Saturday, November 10, 2007

Nymphs



Tuesday, October 30, 2007

2005 yazında ne yaptığımı biliyorum!







Monday, October 29, 2007

Fabric Paint with Paint Brush


Saturday, October 13, 2007

Friday, October 12, 2007

Thursday, October 11, 2007

Sedef tabletle emeklemeyi öğreniyor... tabii ki Faceboktan

Saturday, October 06, 2007

Endless Facebook Nights - Elbet Bir Gün Bitecek!







Thursday, September 27, 2007

İstanbul İstifamı Kutluyor

Yani şimdi işte son günüm Cuma ya, sonra yeni işe başlıcam mı başlamıcam mı bilmiyorum ama, bir hafta tatil yapacağım kesin. Büyükadaya gitsem diyorum. Bisiklet kiralasam diyorum. Kiliseye çıksam diyorum. Pantolonlarımın paçalarını yaptırsam diyorum. Bulaşıkları yıkayıp evi temizlesem, Zeynep'in eteğini yapsam, deviyana koycak bişiler çiziktirsem, bakayım hala elim kalem tutuyor muymuş. Başka ne yapılır bir İstanbul tatilinde? Biri bana hem 3D hem Flaş öğretsin, çok büyük umutlar vaat ediyorum. Yıldız olurum valla. Supernova. Koray'dan kitabımı alsam, hem de çocukları sıkıştırsam. Yeğenimle parka gitsem. Kafamı kırmaktan korkmayıp şu Linda Hop Hop Altın Top'a gitsem. Aha! Okula gidip çay içsem banklarda. Banka hesabımı düzelttirsem. Kuzguncuk'a gitsem. Hayatımda Bienal'e gitmedim, gene gitmesem. Yok okulda içmesem, Hisar'da içsem çayı. Nüfus cüzdanımı yenilesem! Ohoo... on kişi bir araya gelse yapamaz bu kadar işi.

Monday, September 17, 2007

Facebook Albümleri

Facebook çılgınlığında son nokta... ne varsa yükledim. Pişman değilim. Çalışmalarım devam edecek.
http://www.facebook.com/album.php?aid=52544&l=4daaf&id=837110312
http://www.facebook.com/album.php?aid=52561&l=ac48b&id=837110312
http://www.facebook.com/album.php?aid=52675&l=e1e9f&id=837110312

Monday, September 10, 2007

400 m2 Olympos Notları

Ben geçtiğimiz hafta kürkçü dükkanını ziyaret ettim
bahçemi gördüm, evime giremedim
manolya hariç tüm ağaçlar ölmüştü
habire içtim...
biiiiir çok sıkıldım, ikiiii, yerim çok dar, oooo, senden çok var şarkısı eşliğinde evet, dans ettim
havuzdan sonra tuzlu suyun kaldırma kuvvetini mutluluk göz yaşları içinde teyit ettim
aha, huzur'u yeniden okumaya başladım, yarıladım
kalamar yedim
pek dinlenemedim, yoruldum
daha çok yüzmediğime pişmanım ama son günlerde bir de rüzgar vardı

Ben dönerken aniden kısa bir yağmur yağdı, olympos eski sahibine ağladı, eski sahibi başını hafifçe okşayıp olympos aşkını gene kalbinin derinliklerine gömdü, bu imkansız bir aşk abicim, benim orada barınmam, hayatta kalmam, herhangi bir varlık sergilemem mümkün değil. El kuklası oluyorum ben orada. Olympos beni karnından konuşturuyor.

Daha dönüş yoluna koyulmadan önce özlemiştim bile, o ayrı. Yol boyu ağladım, o da ayrı. Yağmurdan sonra ağaçların rengi inanılmazdı, o da apayrı.
Fotoğraf koyacağım pek yakında.

Saturday, August 11, 2007

İSTİFRA

Hieyt yeter ulayn, diyerek çalıştığım yerden istif(r)a etmiş bulunuyorum. Eylül başında ver elini Olimpos, sonra tekrar İstanbul'da iş aramanın yolları taşlı, yarim iki başlı. Sevenler sevmeyenlere anlatsın.

Saturday, May 26, 2007

Fabric paint with brush on t-shirts

















Tembelsek o kadar da değil!

Saturday, March 31, 2007

MAILmeART

Zarfları boyuyoruz, yolluyoruz:
http://www.mailmeart.com

Sunday, March 11, 2007

WEBSITE REVISITED

www.geocities.com/sedefozge

Saturday, January 13, 2007




Thursday, January 11, 2007

Çalışacakmış... söz verdi.

yeni scanner aldım, pek yakında eski işleri ısıtıp ısıtıp dayayacağım buraya. ayrıca bloga da biraz çeki düzen vereceğim, daha çok resim, daha az yazı... olur mu? bekleyin...

Wednesday, December 13, 2006

LOVE HURTS

Allegory of Love:

http://www.youtube.com/watch?v=_a8yiTkBvhE -benim filmim. Vokalde Leonard Cohen.

Flatground Klibi -benim filmim:

http://www.youtube.com/watch?v=BoCj_jOzvoE. Flatground vokalde Yıldıray Çınar. Zaten filmi kesip biçip klip yapan da ta kendisi.

Monday, December 11, 2006

SHALL I?

SHALL I COMPARE THEE TO A SUMMER'S NIGHT?
THOU ART MORE LONELY AND MORE TEMPERED.

Friday, November 03, 2006

Bu aralar ne yaptığımı merak edenlere:
Valla eşşek gibi çeviri yapıyorum. Ayrıca normal insanlar gibi ben de günümün tamı tamına üç (3) saatini trafikte geçiriyorum. Daha bir de kar yağacakmış... beş saate çıkar herhalde. Elimi kaleme sürmüyorum. Sabahları vapurda ne güzel kitap okuyordum, bayramdan sonra herkes vapura mı hücum etti nedir, oturacak yer bulabilene aşkolsun, ayakta sıkış tepiş. Zaten dönerken vapurla değil otobüsle dönüyorum, o başlı başına bir acı ve nefret kaynağı. Şu lanet şehirde on beşinci yılımı kutluyorum, on beş senedir otobüslerde aynı tas aynı hamam. Çevirilere gelince, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim, yeryüzünde böyle konular olduğuna inanmazsınız zaten. Yaz gelince Olympos!

Sunday, September 24, 2006

Hit the roof

What we did this summer:



BACK FROM OLYMPOS AGAIN!!

Tuesday, August 15, 2006


I got myself the cheapest smallest Volito... i didn't have time to use it yet! This is the only quick trial. Still busy with translation. Translating a social research textbook. Gosh, it is 600 pages long!

Thursday, June 22, 2006

İstanbul Defterdarları Blogu

I added some of the sketchbook pages that were exhibited in Istanbul Defterdarlari ex. in KarşıSanat Çalışmaları, Istanbul to the defterdar blog. Click to see some seventy pages from fifty artists' sketchbooks.

www.defterdarlar.blogspot.com

İstanbul Defterdarları bloguna defterdarların KarşıSanat Çalışmalarında sergilenen işlerinden bazılarını koydum. Bakmadan geçmeyin.

Wednesday, June 14, 2006

Ihlamurlar Altında

Tam Olympos vakti geldiğinde İstanbul'a aşık oldum... ıhlamur kokuları başımı döndürüyor. Yağmur bir yakışıyor, bulut bir başka yakışıyor; deniz bugün süt limandı, her köşe başında hanımeli kokuları... İstanbul eski sevgililer gibi, hep yanlış zamanda aşık olunan, hep insanın hevesini kursağında bırakan, hep özlenen, hep nefretle anılan... elden ne gelir ki dedirten insana. Ben böyle ıhlamur kokusu duymadım. Yıllardır ilk kez Haziran ayını İstanbul'da geçiriyorum, aklımı yitirmek üzereyim. Ben böyle güzellik görmedim. Vay canına... Ne şehirmiş ama ya! Canımıza okuyor yıllardır gıkımız çıkmıyor. Daha da süzülüyor kirpiklerimizin arasından aşık gözlerimiz. Tövbe tövbe.

Tuesday, June 13, 2006

Drawn from Memory




















Belleğin bizi ısıtan kumaşı. Alzheimer hastaları için bir proje için taslak olarak çizmiştim, tabii ki bitiremedim, zamanı geçti.

Moleskine








Monday, June 12, 2006

I am back from Olympos!

Back from holiday... Yaptık bir hafta olympos tatili, döndük...

Monday, May 29, 2006

"Sırada biz varız"

Thursday, May 11, 2006

Bibi

Bibi has everything you need... herşeyin en güzeli Bibi'de
www.bibi.org/box

Sunday, May 07, 2006

new portfolio

I now have a new portfolio which is quite easy to use and see. Not detailed like my web site, not too crowded like my blog, just to the point. You can also make a portfolio for yourselves for free there... quite cool site actually. Thanks to Josie.

www.warmtoastcafe.com/art/sedefozge

Koray kızar şimdi bana niye İngilizce yazıyon diye. Koray bak yeni portfolyo yaptım kendime, tembel işi, kolaycacık. Sen de yap bi tane kendine.

Saturday, May 06, 2006

LINKS

sedefozge website
ESHK -edebiyattasanattahayattakopya!
ilkersak
prosak
yildiraycinar
drawn!
hafriyat
defterdarlar
zeynep özatalay
snail
pınar bektöre

ESHK Blogu Yayında!

ESHK kendini artık nette de ifade edecek! Kitapçılar, sokaklar, bloglara karışıyor! Aranan ve seyrek bulunan Kopya! dergisinden elzem yazılar için tıklayın:
KOPYA!

Sunday, April 23, 2006

ORMANLAR KRALI

Thursday, April 20, 2006

New Painting Blog

Painter IlkerSak's oil paintings are at last on the web! See:
www.ilkersak.blogspot.com

Also check this out for his other works:
www.pro-sak.blogspot.com

Friday, April 14, 2006

CARAVAGGIO

I saw Derek Jarman’s Caravaggio at last. It is like reading Dostoevsky for the first time in your thirties; you feel deeply sorry for having wasted all those years in ignorance after realizing what a great feast for the hungry soul it is... no, I ain’t exaggerating. On the other hand, life experience (or rather, cultural experience let’s say) of the-late-reader (and in my case, the-late-viewer) allows him/her to appreciate the piece at hand more than he would some years ago. It is sorrow that I feel since I saw Caravaggio yesterday, sorrow of the impotent living, in regard to absolute power of the dead, of the painter, of the director, of light, of darkness.

Yes, it is weird to compare the impact of a Jarman film with Dostoevsky’s work. And yes, it was that deep, the impact.

And some days before that there was CSONTVARY, but that is a different story to be told some other time.

I loved all the films I saw this year in the Istanbul film festival. Yaşasın festivalin 25. yılı. Bizi yıllardır kazıklayıp durmanızın öcünü aldık işte, demek ki biletler ucuz olunca kimse ölmüyormuş. Öldünüz mü yoksa? Bana ne ya.

Bubble –Steven Soderbergh, 2005
Csontvary –Zoltan Huszarik, 1979
Caravaggio –Derek Jarman, 1986
Inside Deep Throat –Bailey & Barbato, 2005
Italian for Beginners –Lone Scherfig, 2000
Journey to Italy –Roberto Rossellini, 1953
Keane –Lodge Kerrigan, 2004
Tideland –Terry Gilliam, 2005
Working Man’s Death –Michael Glawogger, 2005

Bubble: Soderbergh for Dogma
Csontvary: Philosophy of art and madness, east and west
Caravaggio: Would Nigel Terry marry me?
Inside Deep Throat: No, I can’t, sorry
Italian for Beginners –Dogma vs. Von Trier, the winner is Dogma of course
Journey to Italy –I had not realized that Ingrid Bergman was such a big boned woman
Keane –Well, Damian Lewis will do if Nigel Terry does not
Tideland –As great as Svankmajer’s interpretation of Alice

Working Man’s Death –everything but the end (the German part)

Monday, April 03, 2006

Your Favorite Painter Live on NTV'de canlı yayında çizeriniz




Of course with the Dylan Dog costume...


Saturday, March 18, 2006

Schiele Sevenler Derneği Üyeleri Ölü Sevici mi?

Günün Ressamları: Egon Schiele ve Otto Dix. Schiele 1890’da, Dix 1891’de doğmuş. Schiele 1918’de (dünya tarihinin en acımasız yılıdır lanet olasıca) gripten ölürken (aynı yıl önce Klimt, sonra Edith Schiele ölmüş), Dix 1969’a kadar yaşamış.
Niye Günün Ressamları: Çünkü ben bugün en çok onları seviyorum. Hatta bugün radikal bir değişiklik yaptım, Dix’i daha çok seviyorum.
Schiele’nin manzara resimlerini gördüm geçen yıl. İnanılmazlar. Resimlerin kitaplardaki fotoğraflarına bakınca gerçeklerinin bu kadar etkileyici olduğunu tahmin etmiyor insan. Bugün onları figürlerinden daha çok seviyorum.

Schiele’ye tapanlar derneği kuracağım. Öyle canım cicim değil, daha neler; çok karanlık ritüelleri olan çok karanlık bir topluluk. Acı çekecek herkes. Savaş, memuriyet, karşılıksız aşklar, mutsuz evlilik, açlık yoksulluk olacak dernek kimlik kartlarında. Karanlık ayinler yapılacak tuvaller üzerinde siyah yağlı boyayla. Karanlıkta ellerimizde mumlarla pencerede dikilip yolun karşı yakasındaki köşkte Klimt sevenler derneğinin düzenlediği akşam yemeğini izleyeceğiz. Orospuları arka odaya kilitlemiş olacağız. Ağzımızın kenarından siyah yağlı boya akacak. Onların ağızlarının kenarından tavuğun pilavın yağı akacak. Biz kaba kumaşlara bürünmüş olacağız, onlar satenle ipekle ışıldayacak. Aramızdaki yolda Dix sevenler derneğinin üyeleri sakat sakat sürünecekler, tornetlerin üzerinde elleriyle parça parça vücutlarını çekecekler. Yollar savaş gazileriyle dolacak, fahişelerle, denizcilerle, aralarında aileler gezinecek ellerinde müzik aletleri, karılar kocalarının beline sarılıp mutlu evliliklerini kutlayacak. Garip bir gün olacak. Yer Bebek olmayacak. Köşkler, viskiler, yüksek tondan kahkahalar yağmur tarafından silinip götürülmüş olacak. Klimt’in köşkü sadece bir yansıma olacak. Mumun cama vuran ışığının oyunu.

Ruh eskiyince resim de eskir. Hatırlatayım dedim.

Evet, sana dedim.

HUSSEIN CHALAYAN

Latin alfabesinin kullanıldığı dillerde, Latin alfabesi dışındaki alfabeleri kullanan dillerdeki isimler İngilizce’ye çevrilerek yazılıyor. Yani Arapça, Japonca, Çince, Rusça isimler kendi dillerindeki yazılışlarının harfi harfine Latin alfabesine çevrilmesiyle değil, okunuşlarının Latin alfabesinde kodlanmasıyla başka dillere aktarılıyorlar. Salman Rushdie gibi, Aijaz Ahmad gibi. Latin alfabesi kullanılan dillerdeki isimler ise eğer o dilde yerleşik başka bir karşılıkları yoksa aynen kalıyor. Biz bu yüzden Dostoyevski, Konfüçyüs diyoruz ama Pikasso demiyoruz. Türkçe Latin alfabesiyle yazılıyor. Yani Arapça ya da Çinceden farklı olarak, Türkçe isimler neredeyse Türkçe’de yazıldıkları gibi yabancı dile çevrilebiliyor. Bazı dillerde ü, ö, ç, ş harfleri bulunmadığı için bunlar u, o, c, s gibi yazılıyor vb. Bu yüzdendir ki benim pasaportuma yabancı vize vurduklarında Sadaf Ozgah yazmıyorlar, Sedef Ozge yazıyorlar. Tersi cehalet olurdu. Onlara benim adımın Arapça değil Türkçe olduğunu ve Arap alfabesiyle değil Latin Alfabesiyle yazıldığını hatırlatmak zorunda kalırdım korkarım.

Hussein Chalayan...

Anlaşılır şey değil.

Sunday, March 12, 2006

Wednesday, March 08, 2006


Banksy and the tourist with a plastic bag. turistin elindeki naylon torbanın içinde türk malı tişörtler var; üç tanesi beş sterline.

Tuesday, March 07, 2006

Eski ressamlar bardak oldu

Pastel yakışıyor sana

Challenge

Monday, March 06, 2006

Defterdar Sergisi bitti, Kitap Kitapçılarda


İstanbul Defterdarları Sergisi sona erdi. Kitap kitapçı raflarında yerini aldı, sizin kütüphane raflarında da yerini almasının vaktidir. Ama alacak olanlar mümkünse benden alsınlar... Evlere servis yaparım hem. Bi çayınızı içer, varsa böreğinizi de yerim ama ona göre. İndirim mindirim yok, o da nereden çıktı? Adam bize indirim mi yapıyo ki ben size yapayım?

Sunday, March 05, 2006

Schiele ile yakarız gemileri


Albertina'daki Schiele sergisinden evrensel-kardeşlik-kardeşimin hedayesi

Thursday, March 02, 2006

YALAN SÖYLEME DEDİM SANA!!!!

Ben defter falan tutmuyorum. Hayatta aklıma gelmez defterimi açayım da şunu bir çiziktireyim diye. Yıllardır ilk defa bir defterim var ve onun da sadece on sayfası dolu. Evet, orta okuldayken defterim vardı ama lisedeyken hala aynı defterim vardı ve üniversitedeyken defterim mefterim yoktu, normal insanlar gibi canson kullanırdım. Sonradan birkaç defter bitirdim, biri tamcemalin eline geçmiş işte. Aleyhimde delil olarak kullanıyor. Yanımda defter taşımayalı beş sene oldu. Zaten insanın yanında taşıyabildiği küçük defterlerden sıkıldım, ferah defterleri sever oldum. Zaten küçük çanta modası var, neresine sığdırayım. O sivri burunlu ayakkabılar da çok rahatsız. Kitabı çok sevdim, çok eğlenceli ama onun hakkında söyleyecek başka bir şeyim yok. Ben ne bileyim defter ne kitap ne defterdarlar nasıl bir araya geldi ve neden hala görüşmeye devam ediyorlar. Okuldan arkadaşlar diye heralde. Medya manyağı değilim. İnsanın karnına ağrı giriyor oralarda. Ayrıca yalan atmaktan dilim şişiyor. Radyo ve televizyonlarda program yapan insanlar android gibiler. Şahıslarından bağımsız olarak. Döner sandalyeler üzerinde yaşıyorlar, sürekli saniye sayıyorlar, bağırarak konuşuyorlar, çok sinirliler, hiçbir şeyi gerçekten merak etmiyorlar. Ayrıca insana korku salıyorlar. Medya binaları o kadar korkutucu değil. Ama sıkıcı. Ve dekorları inanılmaz derecede çirkin. www.defterdarlar.blogspot.com blogunu ben tek başıma bulmadım, ömerle aynı gün yumurtlamışız, ama soran olursa ben buldum benimdir diycem, onun da umurunda diil. Zaten kimsenin bir iş koyduğu falan da yok, ömere atıcam topu kaçıcam buralardan. Belki banuhanımla bahamalara giderim. Ctesi günkü söyleşiyle en ufak bir alakam yok. Konuşanları dinlemeye gidicem sergiyi bir daha gezeyim diye. En beğendiğim işi seçicem gizli gizli. Hadi ilk on işi diyelim. Tabii ki kimseye söylemiycem senin işini çok beğeniyorum diye. Duvarlar gazete kağıdıyla kaplıymış gibi davranıcam. Kimse beni sevmediği için kimseye kitap falan da aldıracak ya da alacak değilim. Zaten param yok. Meraklısı edinsin bana ne. O kadar radyodan radyoya biralar içtik, meyhanelerde süründük, çizen bilir, bi allahın kulu da az yiyeyim de bir kitap alayım demediyse ben napiyim, kapınıza mı dayanayım artık. Hadi bugün de böyle, sağlıcakla kalınız, pırasa kereviz havuç bezelye soğan brokoli haşlayıp çorba yapınız. Ben gene zehirli hazır çorba içtim bir litre. Tavuklu. İğrençti. Sebzelisi iyi oluyor halbuki. İçen bilir. Hadi yürü ya kulum, çevir çevirileri, gezdir köpekleri, topla naylon torbaya kakaları. Toplayan bilir. Bu bilir meselesini de ilan buldu ben diil.

Tuesday, February 28, 2006

kim ki

defterden kalbe....





sanat-müze-ticaretin fotoları işte


Monday, February 27, 2006

Müze-sanat-ticaret

Bütün müzelerin içinde dükkanlar var. Özel sergilerin kitapları, sanatçılarla ilgili kitaplar, derken posterler, sonra t-shirtler, çantalar satılıyor. Ben üzeri Klimtli peçete aldım müzeden bir keresinde. Sabancı Müzesinde gördüm, şemsiye satılıyordu. Marketten kapağında Brueghel olan nefis bir ahududu reçeli almışlığım da var. Sonra küçük eskiz defterleri, en çok da kalem. Bazı müzeler muhteşem desen kalemleri, kömür kalemler, grafit vb. kalemler satıyor. Şimdi, ta en başa dönemeyeceğimize göre, yani sanat eseri meta mıdır, sanat ne içindir vb, sadece bu müze metacıkları üzerinden birkaç fikir yürütsek tabii ki sakata geliriz. Bir arkadaşım peçeteye ve reçel kavanozuna baktı (tabii ki reçel çoktan bitmişti, içinde karabiber duruyor şimdi), markette satılması başka, müzede satılması başka, dedi. Ama allasen, kitap defter tamam, şemsiye bile tamam, severiz biz gösterişi kızlar olarak, ama Klimt'e balıklı ellerimi ve kenarından marul sarkan dudaklarımı mı silicem yani? Şuradan geldik bu kaygan zemindeki duruşumuza (benim), ben düşündüm de, insan müze dükkanlarından giyinebilir... ev bile döşeyebilir. Ama aslolan sanattır tabii. Çizen bilir!!!

Friday, February 24, 2006

Exhibition - 270 pages from 90 artists' sketchbooks


Karşı Sanat'ta (opposite of St. Anthony Church in Beyoğlu)Defterdar Sergisi sürüyor... bu benim sergideki sayfalarımdan biri.



bu da sergide canlı mumya fotoğrafı. Dylan Dog kostümümle tabii. neden bi fotoğrafta da güzel çıkmıyorum ya?
Pssst... biz NTV'de 24 Saate canlı yayına çıktık TamCemal ve İlanımla...

çatlasın düşmanlar. Heyecandan maymun gibiydik ama olsun... Banu Hanim yavruymuş bu arada, merak edenlere, kaşı gözü harbiden güzel.

Monday, February 20, 2006

T-shirt baskısı için desen. 30 yaş canavarı


Gidip beyaz t-shirt uzerine bastırmak isteyene büyük imaj benden hediye...

Thursday, February 16, 2006

"Ölçüyü Aşan Defterdarları Uyardık"

'Ölçüyü aşan defterdarları uyardık'
26/03/2003 (62 defa okundu)

HANİFE ŞENYÜZ'ÜN HABERİ
ANKARA - İstanbul başta olmak üzere bazı defterdarlıklar, Vergi Barışı Yasası'ndan tüm mükelleflerin yararlanması için 'tehditvari' uyarılar yaparken, Gelirler Genel Müdürvekili Osman Arıoğlu, 'ölçüyü kaçıran' defterdarların uyarıldığını söyledi.

RADİKAL - İSTANBUL - Mükellefleri aba altından sopa göstererek matrah artırımına zorlayan bazı defterdarları ölçüyü kaçırdıkları için uyardıklarını söyleyen Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdür Vekili Osman Arıoğlu'nun kendisinin bile aynı yöntemi uyguladığı ortaya çıktı.

Tuesday, February 14, 2006

İSTANBUL DEFTERDARLARI ÇIKTI

TamCemal Genç'in kendi elceğizleriyle hazırladığı İstanbul Defterdarları kitabı çıktı. 69 defterdarın (ben de varım) defter sayfalarından seçmeler var kitapta. Eğlenceli olmuş, güzel olmuş. TamCemal var, Memed Erdener var, NerminEr var, Ömür Kökeş var, İlan Sayın var, Nalan Yırtmaç var, Hafriyat var, Lamia Karaali var, Neriman Polat var... daha neler neler var. Defterdar sergisi 22 Şubat'ta Elhamra'da Karşı Sanat'ta açılıyor. Kitabın satış fiyatı 35 YTL. Yılmayın, korkmayın, kocaman kitap, kuşe kağıt, tam tamına 272 sayfa. Hafriyat Yayınlarından. Eh, sergi açılışında görüşürüz. Tan Cemal'in eline gözüne sağlık. Vay be...

Friday, January 27, 2006

John Berger's Picasso portrait

Started re-reading Berger's The Success and Failure of Picasso. I have always admired Berger's resistantly analytical approach to art. I was thinking that this re-reading would make me feel odd because i would find the text that once i admired so deeply old-fashioned and over-political in terms of criticism. Yet i am quite enjoying it and actually it made me draw out his letters to Katya Berger Andreadakis on Tiziano from the library and take a closer look to his drawings there... Well, it is still snowing outside -it has been snowing non-stop for the last four days- and i am the happiest of all those stuck in their homes hoping that the weather will get better soon. Hooray for Berger and Picasso!

Sunday, January 08, 2006

Photo

Friday, January 06, 2006

Photo


Saturday, December 31, 2005

ESHK anketi istek üzerine tekrar...

Wow... happy new year. It is thrilling isn't it?
Yeni yılınız kutlu ve de mutlu olsun. Geçip gidenden iyi olsun.
This was one of the strangest years in my life. Lost and found, then lost and found again, and lost... hoping to find all over again.

ESHK ANKETİ
Yayından kaldırdığım ESHK Anketi istek üzerine tekrar huzurlarınızda...

ESHK (Edebiyatta, Sanatta, Hayatta Kopya) fanzinini çıkaran arkadaşım benimle aşağıdaki anketi yaptı, sonra üşenmemiş, hepsini yazıya dökmüş (ya da başka birisi dökmüş, bilemiyorum), bana yolladı. Çok uzun, ama bu benim blogum olduğu için hepsini koyuyorum (Top benim).

ESHK: Bize zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Gerçi biliyorum, oturup birşeyler içeriz demiştik, herhalde böyle bir söyleşiyi beklemiyordun.
SO: Evet, şaşırdım biraz, ama biliyorsun, bugünlerde sağolsun Tan Cemal beni oradan oraya yanında gezdirdiği için televizyona bile çıktım, söyleşi diye bir şey girdi birden hayatıma.
ESHK: Evet, televizyonda gördüm sizi. Sen sakin görünüyordun sanki, önceden çalışmış gibi bir halin vardı.
SO: Yok canım, heyecandan çenem düştü aslında.
ESHK: Bu pek öyle bir söyleşi olmayacak ama. Yani açıkçası biz sizin kitapla o kadar ilgilenmiyoruz. Yani sorular anlamında ilgilenmiyoruz. Bu söyleşi bir dizinin parçası. Aslında söyleşi değil, anket demek lazım. Aynı ortaokul (şimdi ilköğretim oldu) yıllarındaki anket defterlerinde olduğu gibi, insanlara zevkleriyle, alışkanlıklarıyla ilgili sorular soruyoruz ve sonra bu cevaplardan bir sonuç çıkarmadan öylece bırakıyoruz. Bir yandan insanların kendini önemli hissetmesini sağlıyor, bir yandan da onları sıradanlaştırıyor bu. Düşünsene, kimliğini ortaya koymak için bir başkasının adını vermek zorundasın, ya da bir nesneyi belirtmek. Biraz da taşralıvari bir şey, hep kendine benzeyeni aramak taşralılıktır bir anlamda. Taşrada kimlik kitap adları, yazar adları, film adları üzerinden kurulur en fazla. Tek kitabevi, tek sinema, çevre hep seni ezer, yok sayar, sen de seni anlayacak birilerini ararsın. Senin sevdiğini seviyorsa seni de anlayacak elbette! Bilirsin, gazetelerde de sık sık yapılan bir şey bu. Ama onlar öne çıkan kişilere soruyorlar. Yani bir şekilde ün kazanmış olanlara. Biz o kişileri gerçek kabul etmiyoruz. Yani onlar şık sorulara şık cevaplar veren bir takım şık insanlar ama yalnızca gazete sayfalarında, radyo programlarında vb. yaşıyorlar.
SO: Biz de mi öyle olduk şimdi televizyona çıkınca?
ESHK: Yok canım. Kusura bakma ama, ben gerçek ünlülerden bahsediyorum, televizyonculardan, oyunculardan, çok satan yazarlardan falan.
SO: Şaka yapmıştım aslında. Devam et.
ESHK: Pardon. Pardon. Her neyse, sana soracağım sorular, göreceksin ki, seninle ilgisi olmayan sorular. Yani ben bazen araya karşımdakiyle ortak bir dilde konuştuğumuzu hatırlatacak sorular ekliyorum, ama onların dışında tamamen sıradan konularda sıradan sorular. Umarım bu sende sıkıntı yaratmaz.
SO: Tam tersine. Aslında eskiden Cumhuriyet gazetesinin bir ekinde her hafta anket yayınlarlardı, on, on beş tane soru vardı, herkese sorarlardı. Telefonla ya da yazılı olarak, bilmiyorum. Ben de hep okurdum o anketleri. Hoşuma giderdi. Zaten senin de dediğin gibi, ilkokul ve ortaokulda anket defteri furyası vardı. Benim defter hala durur bir yerlerde. Çok sıkı sorularım vardı, hayatın anlamını falan soruyordum yanılmıyorsam. Kendim de doldururdum anketlerimi. Kendi kendimle anket yapma alışkanlığım oluşmuştu.
ESHK: Başlayalım istersen.
SO: Tamam.

En sevdiğin yazar?
Ahmet Hamdi Tanpınar.


En sevdiğin kitap?
Huzur.

En sevdiğin kitap adı?
Sana Gül Bahçesi Vaat Etmedim.

En sevdiğin yönetmen?
Wim Wenders

En sevdiğin film?
Şu aralar Dönüş. Rus filmi.

En sevdiğin film adı?
Korku Ruhu Kemirir.

En sevdiğin oyuncu?
Brad Pitt. Pardon, bunu söylememem gerekiyordu. Rezil olduk.

En sevdiğin ressam?
Ah... Caravaggio.

En sevdiğin resim?
Brueghel’in, sanıyorum adının Türkçesi Oruç ve Şenliğin Savaşı.

En sevdiğin heykeltraş?
Rodin. Gerçekten çok sıradanım. Ortaokul sıralarında kalmış gibiyim.

En sevdiğin heykel?
Kadıköy’deki boğa heykeli. Hayatın tam ortasında. Herşey ona göre belirleniyor. Adres tarif ediliyor. Herkes orada buluşuyor. Ayrıca çok güzel. Benim olmasını isterdim. Olympos’ta bahçeye koyardım.

En sevdiğin müze?
Tate Modern. Giriş bedava. Mekan ferah. Manzara çok güzel.

En sevdiğin kütüphane?
Bina olarak Beyazıt kütüphanesi. Ama içine girmedim. Bizim okulun kütüphanesini biliyorum bir tek.

En sevdiğin şehir?
İstanbul tabii.

Yaşamak istediğin şehir?
Roma.

Ölmek istediğin şehir?
Bilmiyorum. Mekke olmadığı kesin. Orası fil mezarlığı gibi ya. Roma.

Nereye gömülmek istersin?
Bilmiyorum. Yazır köyünün mezarlığına belki.

İstanbul’un en sevdiğin yeri?
Aşiyan.

En çok gitmek istediğin yer?
New York.

Mesleğin?
Çevirmenlik yapıyorum.

En sevdiğin meslek?
Sinema yazarlığı. Kebap.

En iyi yaptığın şey?
Yazmak. Gerçekten.

Yapmayı en sevdiğin şey?
Film seyretmek.

Günün hangi öğününü en çok seversin?
Kahvaltı. Sormadan söyleyeyim, sucuk, tereyağ, bal ve kaşar peynir.

En sevdiğin yemek?
Yaprak sarma. Etlisi de zeytinyağlısı da.

Ehliyetin var mı?
A2 Gözlükle.

Pasaportun var mı?
Var.

Kredi kartın var mı?
Var.

Bilgisayarın var mı?
Var.

Araban var mı?
Yok.

Evin var mı?
Var.

Ailenle mi yaşıyorsun?
Hayır.

Spor yapıyor musun?
Pek değil. Bazen. Kaset bitti galiba.

En sevdiğin spor?
Yüzme. Soruların hepsi böyle mi?

En sevdiğin sporcu?
Eskiden Ivan Lendl’dı.

Sence aşk ne demek?
Karizmayı çizdirmek. Bu cevabı önceden düşünmüştüm.

Evlilik aşkı öldürür mü?
Onun için evliliğe gerek kalmıyor.

Kendinle en gurur duyduğun an?
Saçma ama, Nilüfer Göle’den 100 çektiğim an.

En eski anın?
Çok küçüğüm, üç falan. Denizde tepetaklak gidiveriyorum. Annem beni kurtarıyor. Gerçek mi bilmiyorum.

En kötü anın?
Aslında daha kötüsü de var ama, bu yakın tarihli... aynı gece önce suratıma kaynar çay döküldü, sonra gözüme laptop çantası girdi, sonra sevgilimle kavga ettim, sonra köpeğimle bana bir köpek saldırdı ve onun kıçını, benim elimi parçaladı, karakol, acil servis, veteriner. Barıştık tabii.

En korktuğun an?
Sabah uyanmış yatakta yatıyordum ve birden soluğum kesildi, kalbim sıkıştı, kıpırdayamadım. Sevgilim sabah sabah ruj mu sürdün dedi! Dudaklarım morarmış. On yıl falan önceydi. Doktor panik atak dedi.

En çok sevindiğin an?
Anadolu lisesini kazandığım an sanki. Sonradan sevincime hakim olmayı öğrendim. Eline, diline, sevincine.

Issız bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey?
Dalga geçiyorsun. Bilmiyorum. İş, ekmek, özgürlük.

En sevdiğin eşyan?
Mona Lisa’lı çakmağımdı. Bulamıyorum. Bir de on dört yıllık söz yüzüğüm var. Onu da üç dört yıl önce kaybetmiştim, geçen gün buldum. Yıllardır rüyamda görüyordum. Şimdi de çakmak gitti. Evde bir yerlerdedir herhalde.

En sevdiğin hayvan?
Kedim.

En sevmediğin hayvan?
Hamamböceği.

Hayran olduğun kişi?
Çok kazık soru. Tanpınar belki. Kıskandığım kişi.

Kendin olmasan kim olmak isterdin?
Ohooo... ne bileyim. Jeanne Moreau!

En çok hangi ünlüyle tanışmak isterdin?
Sam Shepard.

En çok hangi ünlüyle sevgili olmak isterdin?
Sam Shepard. Komik soruymuş.

En beğendiğin özelliğin?
Böyle olacağını biliyordum. Zehir gibi zekam. Her zaman işe yaramıyor.

En beğenmediğin özelliğin?
Bence bu soruya hep bu yanıt geliyordur. Tembelliğim.

Kendini tek bir kelimeyle özetleyecek olsan?
Bilmiş.

En yararlı icat?
Korsan DVD.

Sahip olduğun en önemli bilgi?
Bir arkadaşım Baselitz’i düz resim yapıp sonra ters asarken görüp fotoğrafını çekmiş. Internete koydu galiba.

En kötü rüyan?
Meğer erkek arkadaşım Avustralyalıymış. Çığlık atarak uyandığım tek rüyadır. Uzun hikaye.

En güzel rüyan?
Yok galiba. Genelde güzel rüyalarım kırlarda ağaç altlarında deniz kenarında falan geçer. Ama hiç hatırlamıyorum şu anda.

En sevdiğin mevsim?
Sonbahar.

En sevdiğin ay?
Eylül.

En sevdiğin yıl?
Emin değilim. 1992.

En sevdiğin internet sitesi?
Güzel soruymuş. Buldum.
www.studyspanish.com

Olaylar başka türlü gelişse şu anda hayatının bambaşka olacağını düşündüğün bir dönüm noktası var mı?
Tabii. Bende sınav heyecanı var. Panik atak geçiriyorum. Başka bölüm okumuş, girdiğim mülakatları geçmiş, iş tutmuş olurdum. 2000 dolar maaşlı bir işin mülakatında dondum. İlk sıradaydım, kesin gözüyle bakıyorlardı bana. Mastır jürisinde de kilitlenip kaldım. Tek kelime söyleyemedim. Geçirdiler tabii, ama kilitlenmesem gidip doktora falan yapacaktım. Sonradan iyi olmuş diyorum tabii, ama bilemezsin ki.

Şu an burada bu soruları yanıtlıyor olmak yerine ne yapıyor olmak isterdin?
Ulupınar’da rakı balık yapıyor olmak ya da hiç değilse Moda’da Koço’da ızgara kalamar rakı yapıyor olmak isterdim. Yoksa daha hayati şeyler mi? Roma’da apartman dairemde oturup televizyon zaplıyor olmak isterdim, camları açmış olmayı da isterdim boya kokusu çıksın diye. Roma’da aranan bir sanatçı olmuşum hani!

ESHK: Sorular bitti. Bazılarını şimdi sorarken uydurdum. O yüzden bana izin verirsen bir dakika, şunları düzenlemem gerekiyor.
ESHK: Evet. Nasıl buldun?
SO: Ne hissettiğimi soruyorsan, kendimi aptal gibi hissettim biraz. Yani sanki sen zaten bu soruların cevabını biliyormuşsun, ben de o cevapları bulmaya çalışıyormuşum da hep yanlış cevap veriyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Bu da sinir bozucu tabii.
ESHK: Evet ama sorulara bakınca hiçbirinin doğru bir yanıtı olmadığı anlaşılıyor zaten, değil mi? Daha önce düşündüğün sorular mıydı bunlar?
SO: Bazıları öyleydi tabii, yani şehirler, yazarlar, kitaplar falan. Ama haksızlık etmeyeyim, bence eğlenceliydi. Gerçekten sokaktaki vatandaşa mikrofon uzatma durumu gibi bir şey bu da, insan kendini önemli hissediyor. Sorular var ve bana soruluyorlar ve üstelik benim onlara verecek cevabım da var. Ucundan biraz ayrıcalık tattırıyorsun, ama tam da değil.
ESHK: O neden?
SO: E, sorular derinlikli olsaydı, yani evet hayır soruları değil de, işte, hayatın anlamı ile ilgili sorular olsaydı, sanki daha bir şişinebilirdim. Şimdi biraz boşalmış hissediyorum.
ESHK: Evet, haklısın aslında. Yani biz bu yüzden böyle sıradan sorular hazırladık. Hem soru sorma durumunu koruyoruz, hem de içini boşaltıyoruz, tuhaf bir söyleşi oluyor. Bak, sana bizim derginin bir kopyasını vereyim. Neler yaptığımızı görürsün. Belki sen de bir şeyler yazmak istersin. İyi yazıyormuşsun ya!
SO: İyi ki söyledik ha. Aslında isterim. Konuşuruz sonra. Okuyayım da. Bu kadar galiba?
ESHK: Evet, bu kadar. Ağzına sağlık. Teşekkür ederiz.
SO: Ben teşekkür ederim. Kolay gelsin.

http://www.edebiyattahayattasanattakopya.blogspot.com